FAKİRLİĞİN DEĞİL, ZENGİNLİĞİN PAYLAŞILDIĞI BİR TÜRKİYE
İnsan doğası gereği başkalarının yardımına muhtaç olduğundan tek başına yaşayamaz. Toplum içinde yaşamak zorundadır. Bu zorunluluk, onun doğuştan getirdiği sosyal olma eğilimini açığa çıkarır, işler ve sosyal bir varlık olmasını sağlar. Yaşam bir etkileşim, alı-veriş sürecidir. İnsanlar hem birbirleriyle hem de çevresiyle daima alış-veriş içindedir, yani yaşamak bir alış-verişdir. İnsanlığın ilk dönemlerinde bu süreç, üretilen mal değişimi ile işlerken, daha sonraları üretilen malların paraya çevrilmesi ve ihtiyaç duyulanın parayla alınması şekline dönüşmüştür. Önceleri oldukça güzel işleyen bu süreçken zaman içinde insan davranışlarına bireysel egoizmin egemen olmaya başlamasıyla kazanma hırsı, yardımlaşma duygusunun önüne geçmiş, varlıklılık açısında insanlar arasında dengesizlik meydana getirmiştir. Şüphesiz ki insan yaşamında kazanmanın, önemini inkâr edemeyeceğimiz gibi hafife de alamayız, ama ondan daha da önemli olanın kazanılanında sosyal hayata aktığı, üretime ve paylaşıma kaydığı ölçüde kutsallaşacağını ve böylece önemin kat kat artacağını da belirtmek zorundayız. Mutluluğumuz, tükettiğimiz kadar değil, kazancımızı üretime dönüştürdüğümüz ve toplumla paylaştığımız kadardır. Yani, toplumdaki “toplam yaşam kalitesini” yükselttiğimiz kadardır. Mutluluk sürecini böyle işletebiliyor muyuz? Maalesef, bilinçli tüketim ve paylaşımın insanın mutluluğu ve toplumsal huzurun sürekliliği için gereğini yeterince anlayamadığımızdan, her geçen gün çark tam tersine işlemekte ve her türlü gelişmeye rağmen, toplumsal huzur da bozulmaktadır.
İnsanoğlunun doyumsuzluğu, tüketim çılgınlığı, hâkim olma ve daha fazlasını elde etme hırsı zengini daha da zengin, fakiri ise daha da fakir yapmakta, zenginler lüks tüketim içinde yaşarken; milyarlarca insanın da temel ihtiyaçlarını dahi karşılamamasına yol açmaktadır.
Bu gidişat, insanlığı doğru bir varoluşa değil, onu tüketerek bir felakete doğru sürüklemektedir.
“Ne kadar çok tüketirsem, o kadar çok mutlu olurum.” felsefesinin mutluluk getireceğini düşünmenin, kafayı kuma sokmaktan farkı yoktur. Hâlbuki insan, ne kadar üretir ve ne kadar paylaşır ve üretim için fırsat yaratırsa o kadar mutlu olur. Kültürümüzün temel dayanaklarından olan “Bir kişiye hayat vermişseniz, bütün insanlığa hayat vermiş sayılırsınız” ilkesi yaşamın temel felsefesi olursa; insanlar arası ekonomik farklılıklar, sorun olacak noktalara varır mı, ne dersiniz?
Günümüzde siyasi olduğu kadar sosyal, kültürel ve ekonomik bir süreç olan küreselleşme olgusu bir yandan değerler erozyonuna sebep olup, tüketimi körükleyerek geniş bir pazar toplumu yaratmaktadır. Bu öyle bir toplum ki, orta sınıfın yok olduğu, çoğunluğun, azınlığın mutluluğu için çalıştığı bir toplum. Yani zenginin daha zengin, fakirinin ise daha fakirleştiği bir toplum. Türkiye, kaynakları itibariyle kendisine kat kat yetecek zengin bir ülkedir. Ama kaynakların yukarda açıklamaya çalıştığımız çeşitli sebeplerle adaletsiz paylaşımı nüfusun % 20'sini çok zenginleştirmiş, %80'ini ise muhtaç duruma düşürmüştür. Tabiî ki bu da mutluluk getirmez. Bir tarafta istediği her şeyi sınırsızca elde etmenin keyfini çıkaran kimseler, diğer yanda, yiyecek bir lokma bulamayanların varlığı, sosyal barışı elbette tehdit eder.
Ekonomi adaletli ve insancıl olursa, kazanç ve sermayeye hizmet yerine, hedef olarak, insan unsurunu koyarsa ve insanlar eşit paylaşma sistemini benimserse, ancak o zaman dünyada huzur olur, sürtüşmeler, zorbalıklar, kavgalar, savaşlar, olmaz ve dünya huzur içinde hoşgörüyle idare edilmiş olur. Dinimizin temel direklerinden biri olan “zekât” müessesesinin temel amacı da bu değil mi?
Öyleyse hep birlikte el ele verip HOŞGÖRÜ VE SEVGİ OCAĞI DERNEĞİ ilkelerinden olan “Fakirliğin değil, zenginliğin paylaşıldığı bir Türkiye var etmek amacıyla”; üretimi, adil paylaşmaya ve istihdamı artırmaya yönelik gelişimsel programlar üretmek zorundayız.. İşte bunun için var olmuştur Hoşgörü ve Sevgi Ocağı Derneği.